Gürkan Özsoy Blog

Nürnberg Mahkemeleri Hakkında Muhtemelen Bilmediğiniz 5 Gerçek

Bugün vizyone yeni bir film giriyor: Nuremberg veya Türkçe ismiyle Nürnberg. Filmde Russell Crowe da var. Bu bağlamda bu Nürnberg Mahkemeleri hakkında bir yazı yazmak istedim.

II. Dünya Savaşı'nın ardından, tarihin en vahşi suçlarından sorumlu olan Nazi liderlerinin yargılandığı Nürnberg Mahkemeleri, adaletin tecellisi adına atılmış dev bir adım olarak hafızalara kazındı. Ancak bu tarihi olayın herkes tarafından bilinen yüzünün ardında, uluslararası hukukun seyrini değiştiren, insan doğasına dair düşündüren ve günümüze kadar uzanan miraslar bırakan şaşırtıcı detaylar yatıyor. Bu yazıda, Nürnberg Mahkemeleri'nin az bilinen ve bir o kadar da önemli olan beş gerçeğinden bahsetmek istiyorum.

1. Nürnberg Bir Rastlantı Değil, Güçlü Bir Sembolik Seçimdi

Mahkemenin neden Berlin veya başka bir büyük şehirde değil de özellikle Nürnberg'de kurulduğu sorusu, aslında yargılamanın temel felsefesini ortaya koyar. Nürnberg, Nazi Partisi için sıradan bir şehir değildi; rejimin propaganda ve güç merkeziydi. Yıllarca devasa parti mitinglerinin düzenlendiği, Nazi ideolojisinin kitlelere gösterildiği ve Holokost'un yasal temelini oluşturan ırkçı, antisemitik yasaların yürürlüğe konduğu yer burasıydı.

Bu seçim, Nazi rejiminin gücünün ve ideolojisinin sembolü haline gelen bir mekânda adaletin tecelli etmesi amacını taşıyordu. Müttefiklerin amacı basit bir intikam değil, gerçeğin bizzat Nazi ideolojisinin kalesinde ortaya çıkarılmasıydı. Adaletin, zulmün doğduğu yerde sağlanması, bu amaca hizmet eden en güçlü mesajdı.

2. Mahkeme Sadece Bir Ceza Değil, Hukuksal Bir Devrimdi

Nürnberg duruşmaları, o dönem için uluslararası hukukta "tamamen yeni bir durum" ve "daha önce hiç görülmemiş bir yargılama yolu" olarak kabul ediliyordu. Mahkeme, kendisinden sonraki tüm uluslararası yargılamaları şekillendirecek iki temel ve devrimci ilkeyi hayata geçirdi:

1. Sınır Tanımayan Adalet: Evrensel Yargı İlkesi: Nürnberg'in getirdiği ilk devrim, suçların coğrafyası olmayacağı gerçeğiydi. Artık bir suçlu, suçu nerede işlerse işlesin, başka bir yerde yargılanabilirdi. Bu, insanlığa karşı işlenen suçlardan kimsenin kaçamayacağı anlamına geliyordu.

2. Kişisel Sorumluluk: Uluslararası hukukta ilk defa, devletlerin soyut kimliği yerine, o devlet adına hareket eden bireylerin eylemlerinden doğrudan sorumlu tutulduğu "kişisel sorumluluk" ilkesi kabul edildi. Artık "devlet adına yaptım" savunması geçerli bir mazeret değildi.

3. Sanıkların Ortak Savunması: "Biz Yapmadık, Hitler Yaptı"

Mahkeme salonuna getirilen üst düzey Nazi liderleri, işledikleri korkunç suçlara rağmen duruşmaların başında neredeyse hiç pişmanlık göstermedi. Sanıkların tamamına yakını, "suçsuz olduklarını" iddia ederek ortak bir savunma stratejisi geliştirdi: Tüm sorumluluğu, hayatta olmayan Adolf Hitler'in üzerine yıkmak. Kendilerini, Hitler tarafından "yoldan saptırılan manipülatif bir liderin" kurbanları olarak resmettiler.

Bu stratejiyi benimseyen bazı kilit isimler şunlardı:

  • Hermann Göring: Hitler'in iki numaralı adamı ve ilk toplama kamplarının inşasından sorumlu olmasına rağmen, soykırımın varlığından haberi olmadığını iddia etti.
  • Hans Frank: İşgal altındaki Polonya'da milyonlarca insanın ölümüne ve zorla çalıştırılmasına nezaret etmesine rağmen, tüm suçu Hitler'e attı.
  • Julius Streicher: Nefret dolu yayınlarıyla Holokost'un ideolojik zeminini hazırlayan fanatik antisemit propagandacı olmasına rağmen, o da Hitler'i suçladı.

4. Kanıtlar Sarsıcıydı, İnkâr İse Sarsılmazdı

Ancak mahkeme salonundaki sessizliği bozan sadece sanıkların sesi değildi. Projektörün çalışmasıyla birlikte, insanlığın daha önce tanık olmadığı kanıtlar bir bir ortaya dökülmeye başladı. Kanıtlar "yürek parçalayıcı" nitelikteydi. Daschau, Buchenwald ve Bergen-Belsen gibi toplama kamplarındaki hayal edilemez acıları gösteren film görüntüleri, hayatta kalanların ifadeleri ve sanıkların katliamlara doğrudan karıştığını ispatlayan mektuplar ve emirler mahkemeye sunuldu. Dünya, bu korkunç suçlara ilk kez bu kadar net bir şekilde tanık oluyordu.

Bu sarsıcı kanıtlara rağmen, sanıklar 6 milyon Yahudi'nin sistematik olarak katledildiği soykırımdan haberdar olmadıklarını iddia etmeye devam ettiler. Bazılarının sergilediği umursamaz tavırlar, mahkeme salonundaki en çarpıcı çelişkilerden biri olarak tarihe geçti. Bu hesap vermekten kaçınma tavrının en çarpıcı örneği ise, ölüm cezasına çarptırılan Hermann Göring'in, tıpkı duruşmadaki gibi hesap vermekten kaçınarak infazından hemen önce hücresinde intihar etmesi oldu.

5. Nürnberg'in Mirası Hem Bir Mihenk Taşı Hem de Bir Hayal Kırıklığıdır

Nürnberg duruşmalarının uzun vadedeki etkisi, ikili bir doğa taşır. Bir yandan, bireylere kişisel sorumluluk yükleyen "uluslararası ceza hukukunun doğuşu açısından bir mihenk taşı" olarak kabul edilir. Bu, insanlığa karşı işlenen suçların cezasız kalmayacağına dair güçlü bir adımdı.

Diğer yandan ise, 1945'te oluşturulan bu yasal standardın herkese eşit şekilde uygulanacağına dair inanç, zamanla "büyük bir hayal kırıklığı ve eleştiri" konusu haline geldi.

Lahey'deki gibi kalıcı bir uluslararası ceza mahkemesinin kurulması 2000'li yılları buldu. Günümüzde ABD, Rusya, İsrail ve Kuzey Kore gibi ülkeler bu mahkemeyi tanımıyor veya anlaşmadan çekilmiş durumda. Mahkemeyi tanıyan ülkeler bile, hakkında tutuklama kararı çıkarılan liderleri topraklarına geldiklerinde tutuklamayabiliyor. Moğolistan'ın Vladimir Putin'i, Macaristan'ın ise Benjamin Netanyahu'yu tutuklamaması, bu duruma çarpıcı örneklerdir.

Sonuç

Nürnberg Mahkemeleri, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinin ardından adalet arayışında atılmış tarihi bir adımdı. Bireysel sorumluluk ilkesini ve uluslararası ceza hukukunu dünyaya tanıttı. Ancak o gün verilen sözlerin ve kurulan ideallerin bugün tam olarak hayata geçirilememiş olması, uluslararası adaletin sağlanmasının önündeki zorlukların devam ettiğini gösteriyor. Bu durum, hepimize şu soruyu sorma sorumluluğu yüklüyor: Sizce, Nürnberg'den alınan dersler günümüz dünyasında uluslararası adaleti sağlamak için yeterli mi?